Ortadoğu’ya Bir Projeksiyon

Paylaş

Ak Parti iktidarı ile birlikte dış politikada daha atak ve cüretkâr bir tavır içerisine giren Türkiye, zaman zaman elde ettiği başarılar ile isminden söz ettirse de, özellikle Ortadoğu’daki temellerini etnik ayrışmaların, inanç farklılıklarının ve otokratik yönetimlerin oluşturduğu karmaşık ilişkiler yüzünden ürettiği siyasette sık sık duvara tosluyor ve gerek içerideki muhalif kesimden gerekse uluslar arası kamuoyundan çok çok eleştiri alıyor.

Kanuni’nin Fransa Devlet Başkanını “… Sen ki Fransa vilayetinin valisisin…” diye küçük gördüğü mektubun yazıldığı 16. yüzyıldan bu yana kademe kademe hariciye politikamızın değersizleştiği ve etki alanını yitirdiği, en son 19. yüzyıldan sonra da devletimizin kendisini batı toplumu önünde küçük ve zavallı gördüğü ve hiçbir politika üretmediği bir geleneğin sihirli bir değnek değmişçesine bir günde ters yüz olması beklenmemeli…

Eleştirirken, devletin dış politika üretme azmine de mani olunmaması gerektiği kanaatindeyim. Bir bebeğin yürümeye başlayana kadar defalarca düşmesi, vaz geçmesi, yeniden emeklemesi gibi; süreç içerisinde, gelenekleri bin yıllık Müslüman Türk tarihine dayanan devletimizin, dış politikada daha başarılı ve aktif olacağını tahmin etmek zor değil…

Ancak bazı meselelerin de bir an önce çözüme kavuşturulması, dış politikamızın manevra kabiliyetinin arttırılması ve uluslar arası camiada Türkiye’nin tesirinin arttırılması da elzem…

Bunun için kemikleşmiş sorunlara pratik çözümler bulmak, meseleleri zaman bakımından sıraya koymak da gerekli… Gerek konjonktürün zorlamasıyla, gerekse kökü tarihe dayalı hukukumuz sebebiyle; Türkiye, istese de istemese de Ortadoğu’daki mücadelelerin, düşük yoğunluklu savaşın ve diplomatik çekişmenin bir parçasıdır. Bu sebeple coğrafyayı iyi tanımalı ve kimlerle rakip olduğumuzu iyi tahlil etmeliyiz.

Uydudan alınan bir görüntü gibi önce kendi sınırımızdan başlayarak coğrafyanın tamamını bu gözle izlediğimizde demek istediğimiz daha net anlaşılır.

Güneydoğu sınırlarımızda 30 yılı aşkın bir süredir devam eden ve adını bile koyamadığımız bir ihtilaf var. Bu ihtilafın tarafları etnik Kürt toplumu ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak gözüküyor. Sebebinde devletin zaman içerisinde bazı ayrımcı politikalar uygulaması ve Güneydoğu’da yaşayan halka karşı vatandaşlık hukukuna sığmayacak eylemler olduğu düşünülerek özellikle Ak Parti iktidarlarında bu yönde büyük çabalar sarf edildi. Buna rağmen terör örgütünün çözüme ayak dirediği görülüyor. Kuzey ırak ve Kandil hattında terör örgütüne çeşitli batılı devletlerin destek verdiği sürekli konuşulsa da, bu işin arkasında asıl İran’ın bulunduğu da bir sır değil. İran’ın kendi ülkesine karşı küçücük bir hareketi bile idamla cezalandırıldığı bu örgütün üyeleri İran’a karşı kayıtsız ve şartsız silahlı mücadeleyi bırakmışken, ülkemizde bin bir bahane üreterek nazlanmaları başka nasıl izah edilebilir.

Bölgede güçlenen Türkiye’nin zayıf karnı olarak gözüken bir terör örgütü, Ortadoğu’daki en büyük rakiplerimizden biri olan İran tarafından bu sebeple çokça kullanılmakta. Örgütün Irak’ın kuzeyindeki gücü de İran’ın Suriye politikalarında bir hamle taşı görevi gütmekte.

İzlediğimiz alanı biraz genişlettiğimizde, yine güney sınırımızda başını Suriye’nin çektiği bir iç savaşın yaşandığını görmekteyiz. Kendi ülkesini savunmanın yolunun kader birliği yaptığı coğrafyaları savunmaktan geçtiğinin farkında olan İran, Suriye’deki rejimin düşmemesi için her türlü imkanını seferber ederek, adeta buradaki iç savaşın bir tarafı olmuş durumda. Gerek uluslar arası camianın da desteklediği Özgür Suriye Ordusu’yla gerekse IŞİD’le İran askeri birliklerinin ve komutanlarının mücadele ettiği artık herkesin bildiği bir gerçek. İran’dan başlayarak Irak, Suriye ve Lübnan’ı da içine alan bir coğrafyanın kendi hâkimiyetleri altında olduğu artık İranlı devlet adamları ve üst düzey askeri yetkililer tarafından bile rahatlıkla söylenebilmekte. Bu coğrafyada İran’ın başarılı olması ile bizim Sünni Arap ülkeleri ile irtibatımızın kesileceği ve güneyde doğrudan doğruya İran ile baş başa kalacağımız unutulmamalı.

Bakış açımızı biraz daha yukarıya aldığımızda bu sefer de içerisinde Mısır, Somali ve Yemen’in de bulunduğu coğrafyada yine bir takım çatışmaların bulunduğunu; bu çatışmaların bir tarafında Suudi Arabistan’ın diğer tarafında ise İran’ın olduğu ve özellikle Yemen’in de İran’ın egemenlik  sahası içerisine girdiğini görürüz.

Batı devletleri ile nükleer santralleri ve nükleer silah yapımı konusunda bir mutabakat imzalayan İran’ın aynı tarihler içerisinde neredeyse Ortadoğu’nun tamamında etkisini arttırması, bir taraftan Türkiye’yi çevrelerken diğer taraftan da kutlu beldelere ev sahipliği yapması hasebiyle Sünni Müslümanların merkezi olarak kabul edilen Suudi Arabistan’ı çevrelemesi ve bu iki büyük bölgesel gücün arasını açma siyaseti gütmesi yakın gelecekte Ortadoğu’da yaşanacak bütün çatışmaların İran eksenli olacağını da göstermiyor mu?

Madem ki, büyük politika güdeceğiz, öncelikle hinterlandımızdaki ve etki alanımız içerisinde bulunan ülkelerle ilgili bu gelişmeleri iyi okumalı ve ona göre milli bir politika geliştirmeliyiz.

(Bu yazı Kardelen Dergisi’nin Nisan 2015 tarihli 84. sayısında yayınlanmıştır.)

Hakkında Mustafa Büyükgüner

Tümünü Göster Mustafa Büyükgüner →