Marcellus Cley’den, Mazlum Boksör’e Bir Varoluş Hikâyesi!..

Paylaş



Bir nesil onu, sabaha karşı yayınlanan müsabakalarını, bir millî görevmiş gibi uyumayarak veya o saatte kalkıp televizyonun başına geçerek izleyip de tanıdı; bu döneme yetişemeyen bizim neslimiz ise ev içinde anlatılan aile hatıralarından veya eş dost sohbetlerinden… Anne ve babamın bir boks maçı için o saatlerde kalkmalarına ve aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ bunu heyecanla anlatmalarına bir anlam verememiştim. Ben de uzun bir süredir boks izleyicisi olmama rağmen maçlar geç saatlerde yayınlandığı için çoğunlukla bunları canlı izlemek yerine, maçların tekrarları ile yetiniyordum. Bu ilginin bir heves ve belki de kişisel, bölgesel bir merak olduğunu düşünüyordum. Tâ ki, mazlum boksörümüz vefat edip de gazetelerde onunla ilgili yazılan herkesin benzer hikâyelerini okuyana kadar. Peki, bu ilgi nereden geliyordu?

Hiç şüphesiz onu “Cassius Marcellus Clay” iken “Mazlum Boksör” yapan fikri hissetmişti milletimiz, belki de bilmeden bilmişti. Mazlum boksörün dünya şampiyonu olduktan sonra Müslüman olmasında romantik bir hava yakalamıştı belki de.

Yazılanlardan öğrendiğimiz kadarıyla henüz dünya şampiyonu olmadan önce dönemin etkili Müslüman aktivistlerinden Malcolm X ile görüşmeye başlamış ve bunun etkisi ile Müslüman olmaya karar vermişti. Bunu açıklama yöntemi ve açıklamanın zamanlaması, mazlum boksörümüzün aksiyoncu yanını da göstermekte. 22 yaşında dünya şampiyonu olduğunda sadece Amerikan sistemine entegre olsa ve bu sisteme uygun hareket etse, ömrü çok büyük maddi imkânlarla geçecek ve hayatı da bambaşka bir hikâye olacak mazlum boksörümüz, herkesin gözü kendi üzerindeyken hem de kameraların karşısına geçerek Müslüman olduğunu ilân ediyor. Kureyş’in ileri gelenlerinin “Ne istiyorsan sana onu verelim, kral olmak istiyorsan kral yapalım, zenginlik istiyorsan zenginlik verelim” tekliflerine “Bir elime güneşi diğer elime ayı verseniz bu davamdan vazgeçmem” diyen Sevgililer Sevgilisinin has ismini kendisine isim olarak seçen mazlum boksör, bu aksiyoncu tavra yaraşır bir şekilde, Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra, Amerikan elitlerinin özür dile (ve yuvana geri dön) tekliflerine “Neyin özrünü dileyeceğim, elinizden geleni ardınıza koymayın” cevabı ile de, tavrını açıkça belli ediyor.

Sonrasını yine hakkında yazılan yazılardan biliyorsunuz… Vietnam Savaşı bahane edilerek askere çağrıldığında savaşmayı reddetmesi üzerine, boks lisansı iptal ediliyor, pasaportu elinden alınarak bütün bir ülke âdetâ mazlum boksörümüz için bir açık cezaevine çevriliyor.

Vietnam’da savaşmak istememesini ve bunu “Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar, neden onlarla savaşayım” diyerek açıklamasını nereye koymalıyız? Bahane mi, yoksa İslâmî bir tepki mi?.. Yaşadığı yıllarda siyahlar üzerindeki Amerikan baskısı, ırkçı tavırlar ve özellikle Müslümanlara duyulan tepkiler, ayrıca kendisine rol model olarak seçtiği Malcolm X’in hayatı bunda etkili olmuş mudur? Aslında bunların hepsinin mazlum boksörümüzü etkilediğini düşünmeliyiz ve her şeye rağmen bu savaşı bir “Cihad” olarak görmediğini kabul etmeliyiz. Bu tavrında da mazlum boksörümüzün şahsında yine İslâmî nefesin üflediği aksiyoncu bir tavır ile karşılaşmıyor muyuz…

Onun bu hiç yılmayan ve mücadele üzerine kurulu karakterini rakipleriyle yaptığı müsabakalarda da görüyoruz.

Yeniden lisansını elde ettikten sonra ilk iş olarak kaybettiği unvanını, yani dünya şampiyonluğunu kazanmak için en güçlü rakiplerle karşılaşmaya başladı. 1970’de yeniden ringlere döndükten sadece üç yıl sonra 1973 yılında, dönemin en ünlü boksörlerinden ikisini de ard arda nakavtla yenerek yine şampiyon olmayı başardı. Aslında bu hikâyenin başı 1971 yılında kötü başlamıştı. Jo Frazier ile yaptığı maçı kaybederek profesyonel hayatındaki ilk yenilgisini alan mazlum boksör, yılmamış ancak hemen ardından bu sefer de Ken Norton ile karşılaşmış ve kırılan çenesiyle birlikte maçı da kaybetmişti. Boks camiasında bu yenilgilerden sonra bir daha şampiyon olamayacağı yönündeki görüşler ağırlık kazanırken, azmini hiç kaybetmemiş ve 73’te hem mağlup olduğu Frazier’i hem de unvan maçında George Foreman’ı nakavt ederek yeniden şampiyon olmuştu.

Milletin mazlum boksörü izleyebilmek için gecenin ilerleyen saatlerinde kalkması, o saatlerde televizyonu olanların evlerine misafir alması ve ihtiyarların onun maçlarından önce dualar okumasında onun İslâm’a olan bu pazarlıksız bakışının payı da var mıdır?.. Mazlum boksörümüz bir yandan ringde rakiplerini devirirken diğer yandan da İslâm coğrafyasına mesajlar vermekte ve İslâm’a olan bağlılığını her seferinde göstermekteydi. Spor hayatının son dönemlerinde bağımsızlıklarını kazanan pek çok Müslüman ülkeye ziyaretlerde bulundu. Bu ülkelerin istiklâl mücadelelerini desteklediğini her platformda söylemekten çekinmedi. Ringi rakiplerine dar ettiği gibi, Müslümanlar’a bu dünyayı genişletmeyi kendisine görev bildi.

Yine ölümü vesilesiyle internette yayınlanan eski bir program kaydında muhabirin sorduğu “Gittiğin yerlerde saldırıya uğrayacağından korkmuyor musun, koruman var mı?” gibi sorulara açık bir yüreklilikle “Beni melekler koruyor” dediğini hepimiz izledik.

Kendisinden geriye kalan en meşhur sözlerinden birisi “Allah’tan zenginlik istedim bana İslâm’ı verdi.” oldu ve geniş Müslüman kitleler onu bu sözle hatırladı.

Batının istediği bir hayat yaşasa, muhakkak ismi manşetlerden ve panolardan inmeyecek olan mazlum boksörümüz, boksta o kadar iyiydi ki, batı entelijansı onu yok sayamadı, ancak kamuoyunda kerhen gözükmesine müsaade edecek önlemleri de almaktan geri durmadı. Hollywood’un meşhur caddesine ismi bir yıldız içerisinde işleneceği vakit, “Benim ismim Allah Resulü’nün ismidir bu sebeple ayaklar altına alınmasına müsaade etmem” dedi ve Allah Resulü’nün ismini ayağa düşürmedi…

Allah Resulü’nün has ismini aşikâr söylememe ölçümüzden dolayı kendisine “Mazlum Boksör” sıfatını uygun gördük. Çünkü hayatı ve geriye bıraktıkları ile iyi bir Müslüman olduğuna şahadet edebileceğimiz mazlum boksörümüz, aksiyona geçince neler yapabileceğinden şüphemiz olmayan ümmetin, Kâinatın Efendisi’nin de bir hadiste belirttiği gibi her şeye rağmen bu dünyanın mazlumu olması yönünde ete ve kemiğe bürünmüş halidir. Millet biraz da onun için kendisini bu kadar sevmiştir.

Biz ondan razıyız, Allah da razı olsun.

(Bu yazı Kardelen Dergisi’nin Temmuz 2016 tarihli 89. sayısında yayınlanmıştır.)

Hakkında Mustafa Büyükgüner

Tümünü Göster Mustafa Büyükgüner →