Aliya, ALLAH’ın Arslanı

Paylaş

“Bana yeniden hayat önerilseydi, reddederdim. Ancak, yeniden doğmak zorunda kalsaydım, kendi hayatımı seçerdim.”

Aliya

Birinci Dünya Savaşı’nın hem kazanan hem de kaybeden topraklarda henüz etkilerini kaybetmediği, Orta Avrupa’dan Arap Yarımadası’na kadar bütün topraklarda yeni devletlerin kurulmaya başlandığı zamanlarda; bizim için her hangi bir tarih olan ancak içerisinden çıktığı millet için, belki de bir asırlık kaderlerini ellerine teslim edecekleri 1925 yılının 8 Ağustos günü; bugünkü Bosna Hersek’in Samac isimli yerleşiminde bir bebek dünyaya geldi.

Babası Mustafa, İzzetbegoviç ailesinin bu yeni ferdine “Aliya” ismini verdi. “Begoviç” Boşnakça’da “Beyzade” demekti. İzzet ise ailenin büyük dedesinden kalma olmalı. Aslen Belgradlı olan büyük dedesi İzzet Yahiç, dönemin savaşları ve baskıları sonucu küçük Aliya’nın da doğduğu Somac’a yerleşmişti. Burası Müslümanların Sırp tehdit ve saldırılarından korunmak için göçtükleri bir yerdi. 1863 yılında bizzat Sultan Abdülaziz tarafından “bey” ünvanı verilen böylece ailesine Osmanlı’dan miras “beyzade-begoviç” ismini bırakan İzzet Yahiç, ailesine bahşedilen büyük bir toprak parçası ile bu bölgede Osmanlı adına yöneticilik yaparken bundan 130 yıl sonra torunu Aliya’nın bu topraklarda bağımsız bir Müslüman devlet kurulmasına tanıklık edeceğini ve bu devletin ilk Cumhurbaşkanı olacağını elbette bilmiyordu.

Asker olan İzzet Yahiç’in oğlu Aliya Yahiç, İstanbul’da bulunduğu zamanlarda gönlünü Üsküdar’da yaşayan bir Türk’e kaptırdı ve Sedika Hanım ile evlendi. Aliya’nın karakterini oluşturan vasıflarından bir kısmını bu izdivaçta arayabilir miyiz? Bölgesinde söz sahibi olan bir yönetici büyük dedesi, asker bir dedesi ve Türk bir babaannesi elbette bize bu vasıflar hakkında fikir vermekte.

Aliya’nın karakterini oluşturan bir diğer vasfını ise annesinden aldığını kendisi söylüyor. Hatıralarında anlattığı şekliyle, annesinin bizzat sabah namazlarına uyandırarak camiye gönderdiği Aliya, yetiştiği bu iklimin etkisini ömrü boyunca yaşamış ve hayatında, eserlerinde ve yöneticilik yaptığı zamanlarda hep bu tesir kendisini göstermiştir. 15 yaşında inanç dünyasında yaşadığı sarsıntıları bu kadar çabuk atlatması ve fikirlerinin daha güçlü oturmasında da bu tesirin gücünü aramak gerekir.

Aliya artık bundan sonra içinden çıktığı cemiyetin özelliklerini bilen, zihninde bir reçete ile milletini götüreceği limanı arayan bir kaptandır. Katıldığı teşkilâtlar, yazdığı makaleler, cezaevi yılları, daha sonra peş peşe gelen kitaplar, henüz ortada bağımsız bir Bosna devleti tahayyülü dahi yokken Aliya’yı bir yola sokmuştu.

Yazma amacını, “Bu deklarasyon, nereye ait olduklarını bilen, kalplerinin derinliklerinde hangi tarafta durduklarını hisseden Müslümanlara hitaben yazılmıştır.” diyerek anlattığı İslâm Deklorasyonu isimli ilk eserini 1970 yılında yayımladıktan sonra ömrünün son zamanlarına kadar hep yazdı. “Bana öyle geliyordu ki, tıpkı Müslüman dünyanın coğrafî pozisyonunun yeryüzünde Doğu ve Batı arasındaki mekânı kaplaması gibi, İslâm da Doğu ve Batı düşüncesi arasında bir yerde bulunuyordu.” dediği “Doğu Batı arasında İslâm”, bir çok toplantıda yaptığı konuşmalarını bir araya topladığı ve savaş ahlâkı, mücadele azmi ve liderlik duruşu hakkında pek çok fikir veren “Bosna Mucizesi-Konuşmalar”, Bosna Savaşı’nı anlattığı “Köle Olmayacağız” ve bir otobiyografi eseri olan “Tarihe Tanıklığım” Aliya’nın karakteri ve içerisinden çıktığı iklimi anlamamıza yarayan en önemli eserleridir.

Hayatına bir dünya savaşı, bir komünist rejim, bir iç savaş ve kuruluşuna öncülük ettiği temelleri sağlam bir devlet sığdıran Aliya’yı, belki de çağdaşlarından ve mevkidaşlarından ayıran en önemli özelliği Aliya’nın eser sahibi olmasıydı. Yaşadığı zor dönemin şartlarında milletine liderlik etti ve İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin, “Ahir zamanın cihadı kalem ve fikir iledir” sözünün ete kemiğe bürünmüş hali olarak tarih sahnesinden geçti.

Boşnaklar’ın toplu olarak Müslüman olmalarında şöyle bir kıymet arayabiliriz:

Eğer Boşnaklar Müslüman olmasalardı, İslâmiyet için, doğuda zuhur eden ve doğudaki milletleri etkisi altında bırakan bir din benzetmesi yapılabilirdi. Ancak Boşnakların Müslüman olmaları ile birlikte İslâm’ın zaman ve mekân üstü bir din olduğu (el hak) ispatlanmış oldu. Bosna Devletinin kurulmasıyla da bu ispat artık perçinlendi.

Eserlerinden süzülen fikirlerinde Aliya’nın Müslüman Bosna medeniyetinin ve Bosna’ya özgü bir İslâm Devleti prototipinin temellerini attığını söyleyebilir miyiz? “Bilge Kral” ismi ile özdeşleşen Aliya, bu özelliği ile Türk tarihinde ilk defa Türk Milletinden bahseden, Türk Devlet yapısı ve devlet düzeni hakkında fikirler veren Göktürk Han’ı, Bilge Kağan’a benzemiyor mu? Asırlar sonra Bilge Kral’ın eserlerinin de Boşnaklar için bir kuruluş kitabesi sayılacağını düşünüyorum.

Vefat ettikten sonra mezar taşına isminden önce Arapça “Abdullah” yazılan Aliya’nın ismi de her halde Hz. Ali’den gelmekteydi. Aile büyüklerinin isimleri ve yaşadığı dönemin tesiri düşünüldüğünde Aliya’nın Ali olduğunu kabul etmek gerekir.

Hz Ali’nin lâkaplarından birisi de “Allah’ın Arslanı”dır.

Aliya’nın geride bıraktığı yaklaşık 80 yıllık ömründe İslâm’a ve milletine yaptığı hizmetler bakımından, Allah’ın 21. asırdaki Arslanı gibi yaşadığını her halde hiç kimse inkâr etmeyecektir.

Hakkında Mustafa Büyükgüner

Tümünü Göster Mustafa Büyükgüner →